Günlerden Perşembe ve YÖK’ün zorunlu kıldığı İnkılâp Tarihi final sınavı için toplanmışız. İçine düştüğümüz, düşüp de kendimizden geçtiğimiz sınıf mahşer yerini aratmıyor. Herkes kendi derdine düşmüş. Hoca ne sorar? Önce Sevr anlaşması mı? Mondros’dan sonra neler oldu gibi sorular dilden dile dolaşıyor… Henüz sınava 15 dakika var doğal olarak bizde ellerimizdeki ders notlarıyla vedalaşmadan önce son bir kez hasbıhal etmeye çalışıyoruz. Sınıfın en tembeli ben ise en arka sıradaki yerimi kapmış ilk ve son kez göz göze geliyorum o güzelim notlarla.
Çalışmamış olmanın verdiği o güzelim duygularla tatlı bir telaş yaşıyor yüreğim. Kendimden geçmiş olacağım ki Osmanlı saraylarındaki Harem ağalarının sesini andıran cırtlak bir sesle kendime geliyorum. Kulaklarımı çınlatan bu ses hiç tanıdık gelmiyor bana. Usulca kafamı kaldırıp bakıyorum. 30 yaşlarında kısa boylu tatlı bir bayan ilişiyor gözlerime. Avaz avaz bağırıyor bu çiçeği burnunda güzel okutmanımız. Meğerki ders hocamız gözetmen olarak bu güzel insanı tayin etmiş. O da doğal olarak otorite sağlamaya çalışıyor galiba diye düşünüyorum.
Henüz sınava 15 dakika olmasına karşın “Çocuklar ben sınavı başlattım, hizaya girin, adam olun, efendi olun “ diye çığırıyor okutman hocamız. Bu durum hiç hoşumuza gitmiyor aslında. Üç beş ay sonra öğretmen olacak olan bizlere bu şekilde muamele edilmesi incitiyor yüreklerimizi. Yinede hoş görmek istiyoruz bu toy öğretmenimizi. Heyecandan bu şekilde davranıyordur diye geçiriyoruz içimizden. Aslında ayağa kalkıp “ öğretmenim lütfen bize bu şekilde davranmayın, bizler kocaman insanlarız” diyesimiz geliyor ama hocamızı incitmemek, motivasyonu bozmamak adına susmayı yeğliyoruz. Biz susuyoruz ama genç öğretmenimiz biz sustukça bizleri haremlik cariye sanıyo galiba ki geldikçe geliyor üzerimize…
Ön sıralardan bir arkadaş “ hocam etmeyin, biz kocaman insanlarız, niye bu şekilde davranıyorsunuz ki” diye müdahale ediyor yeni okutman olmuş öğretmenimize. Biraz olsun yüreğimiz soğuyor ama okutman hocamız durmuyor ki yerinde. Sınıfın ortasına geçip “o cümleyi kim kurdu” diyor tuhaf bir tavırla. İşte tam bu sırada atıyor benim atmayasıca sigortalarım… Oturduğum yerden çıkışıyorum bende;
- Arkadaşımız doğru söylüyor öğretmenim, biz küçük çocuklar değiliz ki, ne hakla bize bu şekilde davranıyorsunuz, diyorum ve ardından söylememem gereken ama söylemek zorunda olduğum şu cümleler dökülüyor 26 yıldır sahip çıkamadığım dilimden; “Hocam ne diye artistlik yapıyorsunuz ki?
Hocamız kendisine yakışır bir tavırla “Peki arkadaşım şu anda senin yaptığın şey ne?” diye soruyor bana. Ne oluyorsa işte bu anda oluyor. Aslında böylesine bir büyüklük beklemiyorum karşımdaki insandan ama artık okun yaydan çıktığını düşünüyorum ve geri adım atmıyorum. Geri adım atmıyorum çünkü ben Osmanlı Sarayında büyümüş asil bir devşirme de değilim, haremde karnı doyurulan bir cariye de değilim. Açtım mı bayramlık ağzımı söyleyeceklerimi söylerim.
- Evet hocam benim yaptığımda artistlik biliyorum ama benim bulunduğum yerde bir artist olacaksa o da benim diyorum ukala bir tavırla.
Ya öyle mi diyor okutman hocamız. Evet öyle diye karşılık veriyorum ve susuyorum. Biliyorum ki çünkü bu saniyeden sonrası beni de alçaltır okutman hocamızı da…
Like this:
Be the first to like this post.